‘HADDİ BİLMEK’ BAŞARI GETİRİR!..

Güzel hasletlerdendir, ‘haddi bilmek‘. Erdemli, ahlâkî bir davranıştır. Spordan siyasete ve toplumsal yaşama, sağlıktan ekonomiye kadar, hatta ve hatta aile ekonomisine kadar olması gereken çok değerli bir kavram değil midir? Tabii ki öyledir. Olmazsa olmazlardandır. Yani ‘hayatın her alanındaki bir denge mekanizması’ diyebiliriz. Haddi bilmemek ise bireysel huzurdan uzaklaştırır kişiyi. Bununla da kalmayıp, toplumsal düzeni bozar.
Ekonomik açıdan baktığımızda haddi bilmek, aslında ayağını yorganına göre uzatmaktır. İster ev bütçesi ister çok büyük devâsa bir şirket bütçesi olsun, eğer kazanılan gelirin çok uzağında bir tüketime yönelinirse, sonunda çok büyük bir yıkama uğranılması büyük ihtimal dahilindedir.
BİR TESLİMİYET DEĞİL, GERÇEKLİKTİR
Haddi bilmek kavramının en güzel tezahür ettiği alanlardan biri de spordur. Futbolda özellikle, ‘haddini bilerek oynamak‘ lâfını sıkça dillendirmişizdir veya duymuşuzdur. Bir takımın teknik direktörünün en büyük stratejik kozudur. Çünkü bir takım, bahsini ettiğimiz bu önemli kavramın farkında olarak oynuyorsa, rakibi çok güçlü de olsa başarı elde edebilir ama haddini bilmeden oynarsa, bu mücadele onun için bir faciaya dönüşebilir. Çok farklı mağlûp olabilir. Rakibinin üstün olduğunu kabul ederek sahaya çıkmak, bir teslimiyet değil gerçekliktir.
Bu arada, oynadıkları liglerinde şampiyon olan, başta Keşanspor’umuz ve Bursaspor’umuz olmak üzere bütün spor kulüplerini, (Süper Lig’de Galatasaray, bu yazıyı yazdığım sıralarda henüz garantileyemese de, şampi, hatta şampiy.. dedi. Kim bilir? Belki de sizin yazıyı okuduğunuz saatlerde şampiyonluğunu ilân etmiş de olabilir.) can-ı gönülden tebrik ederim.
SİYASETTE NEZAKET!
Haddi bilmek veya bilmemek, ekonomide, sporda böyle de, siyasette farklı mı ki? Hiç de farklı değil. Birçoğumuzun bildiğine inandığım bir örnekten bahsedelim isterseniz; siyasette haddi bilmek deyince, rahmetli Süleyman Demirel’in rahmetli İsmet İnönü hakkındaki sözleri geliyor aklıma; Süleyman Demirel, 39 veya 40 yaşındayken Başbakan olduğunda, ana muhalefet lideri İsmet İnönü’dür. Süleyman Demirel, yıllar sonra bu durumu anlatırken şu ifadeleri kullanmıştır:
“39-40 yaşlarımda Başbakan oldum. Karşımda ana muhalefet lideri olarak İsmet Paşa vardı. Yeminle söylüyorum; her dâvet ettiğinde yanına giderken dizlerim titrerdi. Ben alt tarafı İslâmköy’den çıkmış ‘Çoban Sülü’ydüm. O ise, Garp Cephesi Kumandanı, Cumhuriyet’in kurucu kadrosu ve Atatürk’ün silâh arkadaşıydı.”
Demirel’i veya hükûmetlerini beğeniriz veya beğenmeyebiliriz ama nezakete bakar mısınız? Siyasette böyle bir nezaket!.. Bu nezaket aynı zamanda onun, tarihsel bir bilince ne kadar sahip olduğunu göstermiyor mu? Düşünün ki, seçimle gelmiş bir Başbakan olmasına rağmen, devletin kurucu idaresine ve liyakate duyduğu saygıyı, ‘haddini bilerek‘ ifade etmiştir.
“MECLİS’İN KAÇ MERDİVENİ VAR?”
Demirel-İnönü demişken, aralarında geçtiği rivayet edilen o meşhur ‘Meclis merdivenleri‘ hikâyesinden bahsetmeden de geçmeyelim derim, ben. Ders niteliğindedir bu çünkü:
Meclis’te karşılaştıkları bir gün İsmet Paşa, Demirel’e sorar:
-“Süleyman, bilir misin Meclis’in kaç merdiveni var?”
Demirel şaşırmış bir şekilde, ‘Bilmiyorum efendim‘ der. Birkaç gün sonra da gidip merdivenleri tek tek sayar ve İnönü’nün yanına gidip kulağına eğilir ve söyler:
-“Efendim, Meclis’in 220 merdiveni var” der.
İnönü gülümser ve o meşhur dersi verir:
-“Bak Süleyman; lider odur ki, zor işlerle uğraşsın. Lider basit işleri kendi yapmaz. Ben de kaç merdiven olduğunu bilmiyordum ama sana saydırdım” demiştir.
NİÇİN ÇOK ÖNEMLİ?
Bu hikâyeyi anlatmak istedim; çünkü, bir pısırıklık değildir haddini bilmek. Evet, Demirel, İnönü’ye her zaman büyük bir saygı duymuştur ama aynı zamanda onunla siyaseten en sert mücadeleleri de vermiştir. Ona saygılı olmak mücadeleye engel teşkil etmemiştir. Yani Demirel, tarihsel devlerin karşısında nerede durması gerektiğinin farkında olarak saygınlığını korumuştur ve aynı zamanda Türk siyasetinde önemli bir yer edinmiştir.
Baktığın zaman, nezaket ve hürmet olmayınca bir insanda, geriye kalan sadece hırstır. ‘Ben her şeyi yaparım, her koltuğa otururum‘ iddiası yani. İnsanda ‘hırs‘ olmalı. Bunu, belirli bir yere kadar anlayabiliyoruz ama bu hırsın da, haddi aşmaması gerektiği kanaatindeyim. Hırs, her şeyi âdeta yok etmemeli. Bu da, tıpkı verdiğimiz futbol ve Demirel örneğinde olduğu gibidir. Onun için, başarılı olmak istiyorsak haddi bilmeliyiz, vesselâm.








































































