‘KOMŞU’YA PAŞİNYAN GİBİ BİR SİYASETÇİ LÂZIM!

Ege’nin iki yakasında yaşayan halkların aslında ne kadar da çok birbirine benzerlikleri var. Ortak noktalar çok. Bizim Edirne’miz ile sınırdaş bir ülke: Komşumuz Yunanistan. Nâm-ı diğer, Avrupa’nın yaramaz çocuğu…
Mutfaktaki lezzetlerden tutun da şarkılara, türkülere, melodilerdeki o tanıdık hüzne kadar, çok fazla ortak paydamız var bizim.
Halklar arasındaki gerginlik ki, oldukça azalmış durumda. Hatırlıyorum, önceden spor müsabakalarında meselâ; illâ ki, kavga-gürültü çıkardı. Millî takım maçları ‘olay’ olurdu. Bunun birçok sebebi vardı tabii. Osmanlı’nın yüzlerce yıl o topraklara hükmetmesi, geride yaşanan çatışmalar, savaşlar, okul kitaplarında okutulan Türk düşmanlığı v.s. sebepler çoğaltılabilir. Bütün bunlar birer vâkâ. Siyasîler tarafından ‘temcit pilavı‘ gibi Isıtıp ısıtıp Türkiye’nin önüne getirilen, “Ege’de 12 mil sorunu” veya başka bir ifadeyle “Kıta sahanlığı ve Karasuları Sorunu” başta olmak üzere, benzeri problemler de cabası. Türkiye’ye karşı yürütülen, âdeta bundan beslenilen hep bir ‘gerilim‘ politikası…
BASKI VE STATÜKO, YAKINLAŞMAYA ENGEL OLDU
Hatırlanacağı üzere, Yunanistan’ın eski siyasetçilerinden iki çok önemli isim vardı; Konstantin Miçotakis ve Andreas Papandreu. Özellikle, 1980’li ve 1990’lı yıllar deyince ilk akla gelen siyasîlerdir. Bugün hâlâ bunların çocukları veya torunları, Yunan siyasetinin en tepesinde yer alıyorlar.
Papandreu, 1980’lerde Türkiye’ye karşı oldukça sert bir retorik takınırdı. Ege’deki krizlerde orduyu alarma geçirmesiyle hatırlanır. Halk tarafından da çok sevilirdi. Hitabeti güçlü bir liderdi.
Mitçokakis ise, şimdiki Başbakan Kiryakos Miçotakis‘in babasıdır. Daha pragmatik ve ekonomi odaklı bir lider olarak bilinirdi. Türkiye ile ilişkilerde daha sakin bir profil çizmeye gayret gösterdi hep. Hatta Turgut Özal ile kurduğu kişisel diyalog ve yanlış hatırlamıyorsam ‘Davos Süreci‘ ile gerginliği düşürmeye çalışmışlardı. Samimî görüntüler veriyorlardı. Hatta ikili arasındaki bu samimiyet, ‘halklar arasındaki yakınlığın’ siyasetteki çok da olmayan yansımalarından biriydi ama iç siyasetteki baskı ve statüko, o dönemde de bu yakınlaşmanın tam mânâsıyla kökleşmesine engel oldu hep. Yani atılan o cesur adımlar, bir yere kadar gidebildi ancak.
OTURUP KONUŞMAK VARKEN BU GERGİNLİK NİYE?
Baktığın zaman, yeni siyasetçiler tarafından da hâlâ o gerilim politikası devam ettiriliyor ne yazık ki. Başbakanları çıkıp Amerikan Kongresi’nde Türkiye’yi şikâyet ediyor, burnumuzun dibindeki adalar silâhlandırılıyor. Dedeağaç da aynı şekilde meselâ. Askerî bir üs kuruldu. Düşman olarak gördükleri Türkiye’ye karşı Fransa’ya ‘senin nükleer şemsiyen altına gireyim‘ diyorlar. Yetmedi, İsrail’e de gel seninle de işbirliği yapalım diyorlar. Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz. Kime karşı? Tabii ki Türkiye’ye karşı.
Bu arada, son günlerde haber oluyor medyada; “Türkiye deniz yetki alanları yasası hazırlığında’ diye. Yani ‘Mavi Vatan Yasası’. Bu yasa ile Türkiye Akdeniz’de, Ege’de, Karadeniz’de sınırlarını başta Yunanistan olmak üzere cümle âleme ilan etmiş olacak. Kurban Bayramı’ndan sonra yasalaşması bekleniyor. Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki ‘uzlaşmaz’ tutumu buna zorladı Türkiye’yi. Yunanistan, bir de ‘Deniz Parkı‘ diye bir şey ilân ederek, Güney Ege’nin yüzde 70’ini egemenliğine alma peşinde.
Bununla birlikte, Doğu Akdeniz’de de hep gerginlik. Yunanistan’ın, buradaki enerji sahasında komşusu Türkiye’yi devre dışı bırakarak başka ülkelerle birlikte hareket etme ısrarı neyin nesi? Çok kritik bir nokta bu Doğu Akdeniz. Kuzey Kıbrıs’ın hakları niye hiçe sayılıyor? Niye gasp edilmek isteniyor? Bu gerilim siyasetindeki ısrarı niye?
Öte yandan, ‘İsrail ile de işbirliği yapacağım‘ hevesi, Güney Kıbrıs’ın Rum yönetiminin elinden çıkmasına sebep olacak gibi. Yine başka bir haber vardı medyada. Belki siz de rastlamışsınızdır; “İsrail, Güney Kıbrıs’ta bir köyü mülküne geçirdi” diye. Haberi okuyunca, “Rum ve Yunan siyasetçiler, Filistin’in nasıl yavaş yavaş İsrail toprağına dönüştüğünü unutmuş olacaklar demek ki” diye düşünmeden edemedim.

ASLINDA SİYASETÇİLERİN İŞİ OLDUKÇA KOLAY
Bu gerilim siyasetine rağmen, halklar arasında gelinen nokta çok sevindirici. Yani burada durum farklı. Yukarıda bahsini ettiğim halklar arasındaki o gerginlik, oldukça azalmış durumda. Artık toplumun büyük bir kesiminin internet, turizm ve kültürel etkileşim sayesinde birbirini daha şeffaf gördüğü aşikâr. Bugün, Selânik’teki bir Türk vatandaşı meydanda rahatça ‘Debreli Hasan‘ oyun havasını oynayabiliyor. Bir Yunan vatandaşı da İzmir’de ‘sirtakî‘ oynuyor rahatlıkla. Sanatçılarımız karşılıklı olarak her iki ülkede de hünerlerini sergileyebiliyor. Sporcularımız, antrenörlerimiz yine aynı şekilde görevlerini yürütüyorlar. Bu güzel gelişmeler de aslında, siyasetçilerin işini, oldukça kolaylaştırdığını düşünüyorum. Kaldı ki, deprem gibi doğal âfetlerde de birbirlerine yardım konusunda çok yakınlaşıyor iki ülke.
‘EZBER BOZAN’ BİR SİYASÎ ÇİZGİ GEREKLİ
Bu gerginliği sona erdirmek için önümüzde duran güzel bir örnek de var, değil mi? Ermenistan-Türkiye ilişkileri meselâ. Ermenistan tarafından yıllardır sürdürülen ‘sözde soykırım‘ inadı veya meselesi. Eski Ermeni siyasetçiler de hep bu asılsız iddiaları dillendirdiler. Her sene, başka ülkeler tarafından Türkiye’nin kınanması için (başta ABD olmak üzere) ‘sözde soykırım’ iddialarını kabul ettirmeye çalıştılar da, ne geçti ellerine? Ülkemiz ile olan sınır kapıları yıllardır hep kapalı kaldı. Tabii bunun sebeplerinden birisi de Azerbaycan ile olan problemleri ve Ermenistan’ın işgal altında tuttuğu Karabağ topraklarıydı. Türkiye’nin ‘bırakalım tarihî olaylara tarihçiler karar versin‘ sözlerini hiç dikkate almadılar. Bütün bu inatları, izole olan bir toplum olmaktan başka bir işe yaradı mı? Tâ ki; Nikol Paşinyan, başbakan olarak göreve gelene kadar. Paşinyan, bu mevcut durumun böyle devam etmesinin ülkesine ne kadar çok zarar verdiğinin bilinciyle hareket etti. Türkiye ve Azerbaycan ile olan ilişkilerin normalleşmesinden başka bir çare olmadığını gördü. Son dönemde, Karabağ hakkında gerçekçi açıklamalarda bulundu. “Karabağ hiçbir zaman Ermeni toprağı olmamıştır” dedi. Yani Paşinyan, Ermenistan’ın geleneksel devlet sembollerini ve tarihsel anlatılarını sorgulayarak, Türkiye ve Azerbaycan ile daha anlaşılır bir zeminde barış kurma gayretleriyle dikkat çekti ve çekiyor. Bölgedeki kemikleşmiş hâle gelen problemlere karşı oldukça ‘ezber bozan‘ bir siyasî çizgi çiziyor. Normalleşmeye karşı çıkanlara karşı dimdik ayakta durdu. Düşünün ki, Azerbaycan ile olan savaşı kaybetmesine rağmen tekrar ‘Başbakan’ seçildi. ‘Tuzu kuru‘ Ermeni diasporasına karşı göğüs gerdi ve gelinen noktada, en çok kazananın da Ermenistan halkı olacağı muhakkak.
UZLAŞMACI TAVIRLARA KULAK TIKANMAMALI
Netice itibarıyla, yazımın konusunu oluşturan başlığı onun için yazdım; ‘Yunanistan’a da Paşinyan gibi bir siyasetçi lâzım‘ diye. Güncel olduğu için Paşinyan örneğini verdim. En güzel örnek de aslında, Atatürk ile Venizelos arasında yürütülen ilişkidir ve siyasî tarihin ‘Düşmanlıktan dostluğa‘ dönüşün en güzel örneğini oluşturur. Sadece birkaç yıl önce cephede savaşan iki ulusun liderlerinin barış için gösterdikleri irade, ‘cesur siyasetçi‘ ve ‘ezber bozan vizyon‘ kavramlarının tarihsel bir ispatıdır. İnanıyorum ki, er veya geç, şimdiki Yunanistanlı siyasetçiler de, halkın tabanından gelen ve her geçen gün artan uzlaşmacı tavırlara daha fazla kulak tıkayamayacaktır. Halkların gastronomi, spor, müzik v.s.’de olduğu gibi, yakaladığı o huzuru, siyasetin masasına taşıyacak bir lider lâzım. Sorunlarını başka ülkelerle işbirliği yaparak değil de, her fırsatta ‘gel konuşalım, problemleri çözelim‘ diyen Türkiye ile oturup konuşarak halletme yoluna girmelidir Yunanistan. Çünkü halklar, gerilim siyasetinden bıktı artık, vesselâm.
…










































