Reklam
Reklam

BEKLENENDİR, ÖZLENENDİR TÜRKİYE!..

BEKLENENDİR, ÖZLENENDİR TÜRKİYE!..
  • 03.09.2026
Reklam

Türkiye, yüzyıl boyunca kendi evini inşâ faaliyetleri ile meşgul olmak zorunda kalmış bir ülkedir. Çünkü, 1923’te âdeta harabeler içinde doğmuştur. O günden bu güne Türkiye, eğitimini, iç mimarisini ve sanayisini geliştirmek için mücadele etmiştir. Bununla da kalmamış tabii. Ülkemizin içerideki hikâyesini incelediğimiz zaman, gerçekten çok uzun bir sorunlar zinciri görürüz. Birçoğumuzun hafızalarında hâlâ değil mi? 1970’li yıllardaki sağ-sol çatışmalarından tutun da, Alevî-Sünnî gerilimlerinin körüklendiği dönemlere kadar ve terörden, ekonomik krizlere, darbelere, siyasî, toplumsal kutuplaşmalara kadar…

Bütün bunlar Türkiye’nin çözmek için enerjisini harcadığı meseleler. Birçoğu çok şükür ki, çözüldü ve çözülüyor ama bir mesele daha var o da; hayat pahalılığı ve ekonomik sıkıntılar. Bir türlü istenen başarı yakalanamıyor bu meselede. Enflasyon meselesi yani. Zaman zaman bu mücadelede başarılı olunduğu görülmüş olsa da kalıcılık sağlanamıyor. Bugün Türkiye’nin birinci meselesidir.

“GELDİLER KOMUTANIM, GELDİLER”!..

Öte yandan, baktığın zaman Türkiye; içeride bunca problemle boğuşan bir ülke iken, dışarıda ise beklenen, özlenen ve çağrılan ülke olmuştur hep ve bu çağrılara elbette olabildiğince cevap vermiştir. Biraz bu konudan bahsedelim isterseniz.

Meselâ, 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nı hatırlayalım; 20 Temmuz sabahı Beşparmak Dağları eteklerinde nöbette olan mücahit komutanları ve askerleri, gökyüzünde Türk nakliye uçaklarını ve beyaz paraşütleri gördüklerinde gözyaşları içinde telsizlere sarılmışlardı; “Komutanım, geliyorlar! Türkler geliyor! Gökyüzü bembeyaz oldu, paraşütler yağıyor! Akdeniz bembeyaz çiçekler açtı komutanım!” sözleri ve bunun yanında mevzilerdeki komutanların üst karargâha verdikleri tekmillerde geçen, “Anavatan geldi!“, “Mehmetçik Beşparmaklar’da!“, “Geldiler komutanım, geldiler!” sözleri, Rum mevzilerine duyurulan zafer müjdeleri olmuştur. Onlar için ‘beklenen’, ‘özlenen’ gelmişti çünkü. Bu haykırışlar, sadece bir askerî çıkarma haberinin verilmesi değil, 1878’de Osmanlı’nın adadan çekilişinden beri yaklaşık yüz yıldır beklenenin yani Anavatan’ın “nihayet geldiler” diyerek tescil edilmesi mânâsını taşır. Osmanlı sonrası için Türkiye, Kıbrıs Türkü için bir gün mutlaka gelecek olan nihaî güvenceydi.

Benzer durumlar, Osmanlı’nın hüküm sürdüğü birçok coğrafyada (Bosna’da, Karabağ’da, Kosova’da ve Balkanlar’ın diğer yerlerinde) kriz anlarında yaşandı hep. İnsanlar zora düştüğünde bakışlarını ilk önce hep Türkiye’ye çevirdiler. Kıbrıs örneği, “Beklenen Türk veya Türkiye” kavramının en somut kanıtlarından bir tanesidir.

‘SÖMÜRMEYEN GÜÇ’

Şunu da unutmayalım; Osmanlı coğrafyası olarak adlandırdığımız Balkanlar, Kafkasya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yüzyıllar boyu süren bir düzen vardı. Osmanlı buralardan çekildikten sonra yani bu düzen bozulunca, bölgede sömürgecilik, iç savaşlar ve bitmeyen istikrarsızlıklar hakim oldu.

Orta Doğu; enerji savaşları, işgaller, askerî darbeler, vekalet savaşları, terör örgütlerinin cirit attığı, adaletin ve asayişin yok olduğu bir bölge haline geldi. Kan ve gözyaşıyla hep anılmıştır bu coğrafya. Dolayısıyla, asayişin ve adaletin yok olduğu yerde, bu kavramları yüzyıllarca sağlayan iradeye yani Türkiye’ye duyulan özlem gayet doğaldır. Aynı zamanda, ‘bölgesel fırtınalarda sığınılacak bir liman‘ olmuştur hep Türkiye.
‘Küresel aktör’ denilen güçlerin (Batı veya diğer büyük güçler) bölge politikaları hiç de iyi sonuçlar vermemiştir. Vekâlet savaşları veya halkı yarı yolda bırakma hikâyeleri ile doludur. Türkiye ise; Libya’dan Somali’ye, Karabağ’dan Balkanlar’a kadar sahaya girdiğinde taahhütlerine hep bağlı kalmıştır. Sadece askerî varlık olarak da düşünmemek gerekir. En önemlisi, Türkiye’nin gittiği coğrafyalarda TİKA, Kızılay, AFAD gibi kurumlarıyla hastaneler açması, tarihî mirası ayağa kaldırması gibi faaliyetleri nedeniyle ‘sömürmeyen güç‘ algısını pekiştirmiştir. Batılı bir güç bir bölgeye gittiğinde ise, akıllara ‘petrol ile maden’ gelmektedir.

“TARİH, TÜRKİYE’Yİ ÇAĞIRIYOR”

Velhâsıl; Türkiye, bahsini ettiğimiz coğrafyaların önemli bir kısmında tarihî, kültürel, siyasî ve ekonomik bağları bulunan dolayısıyla buralardaki kriz dönemlerinde ağırlığı ve etkisi olabilen bir ülkedir. Halklar tarafından da bu beklenmektedir. Çünkü coğrafyadaki mazlum halkların gözünde Türkiye; sömürgeci geçmişi olmayan, gittiği yerlere yıkım değil ihya eden ve adalet götüren aktördür. İşte bu durum, kriz anlarında ‘neredesiniz?‘ çağrısına sebep oluyor. Zaten sınırların hemen ötesinde yaşanan krizlere, vekâlet savaşlarına ve insanî dramlara Türkiye’nin seyirci kalma şansı yoktur ve kalmamaktadır da. Tarih, Türkiye’yi bir güvenlik ve istikrar zorunluluğu olarak sahaya çağırıyor ve Türkiye gerekeni yapmıştır ve yapmaktadır. Bu beklentilere Ankara son zamanlarda daha fazla karşılık vermektedir. Orta Doğu’da Suriye, Filistin ve diğer krizlerde diplomatik girişimler, Balkanlar’da arabuluculuk ve bölgesel işbirliği girişimleri bunun en güzel örnekleri olarak görülebilir.

Bu çok iyi bir şey tabii ki ama yakıcı bir hale gelmiş ekonomik ve sosyal sorunları var ülkemizin. Türkiye bir an önce kendi dertlerine de çare bulmalıdır. Yani prangalarından kurtulmalıdır. (Bunun için de bazı mücadeleler verilmektedir şüphesiz) Çünkü dışarıda güçlü ve itibarlı bir Türkiye’nin kalıcı olabilmesi için, içeride de toplumsal huzuru yakalamış, ekonomisi güçlü, hukukuna ve kurumlarına güvenilen bir Türkiye gerektiği aşikârdır, vesselâm.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ