EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ YEMEKHANEDEN BAŞLAR!

Ülkemizde her eğitim-öğretim dönemi açılışında birçok problem gün yüzüne çıkıyor. Kronikleşen sorunlar da var ve velilerin üzerindeki ekonomik yük de, enflasyonist ortam ve alım gücünün zayıflamasıyla birlikte, ister istemez yeniden gündeme geliyor. Yüksek enflasyon ve gıda fiyatlarındaki artışın, dar gelirli aileleri zorladığı bir süreç bu süreç.
Yine gün yüzüne çıkan problemlerden biri de öğretmenlerin problemleridir. Ücretli öğretmenler, sözleşmeli öğretmenler ve kadrolular diye üçe ayrılıyor öğretmenler. Yaklaşık 600 bin adayın da atama beklediği belirtiliyor. Özellikle öğretmenlik yapan ama düzenli maaşı olmayanların problemleri daha çok. Aynı okul, aynı müfredat, aynı sınıfta aynı konuları anlatıyorlar ama kadrolu öğretmen ile aynı maaşı alamıyorlar. Kendilerine asgarî ücret takdir ediliyor. Hatta daha da düşük ücret aldıklarını söyleyenler bile mevcut. Üç aylık tatilde de maaş alamıyorlar tabii. Bu ücretli öğretmenlik uygulaması, ‘eğitimde tasarruf‘ adı altında atılan adımlardan biri haline gelmiş durumda. 100 bine yakın ücretli öğretmen çalıştırıldığı söyleniyor.
Okuldaki güvenlik endişelerine ne demeli? O da ayrı bir problem. Son yıllarda bu endişeler çok daha fazla artmış durumda. Tabii bunun için de bazı tedbirlerin alındığını izliyoruz haberlerden ve bu iyi bir şey hiç şüphesiz ama biz, ‘nerelerden nerelere geldik!‘ diye de düşünmeden edemiyor insan. Bizim zamanımızda okullarda ne güvenlik görevlisi ne de polis vardı. Genellikle üst sınıflardan bir öğrenci bina içerisinde bir veya iki öğrenci de bina girişinde nöbetçi olurdu. Güzel hasletlerin de birçoğu henüz kaybolmamıştı. Bir okul yanından geçerken derste olan öğrenciler, cami yanından geçerken de namaz kılanlar rahatsız olmasın diye yüksek sesle bile konuşulmazdı meselâ…
SAĞLIKLI GIDAYA ERİŞİM ÖNEMLİ BİR İHTİYAÇ
Problemlerden bir başkası ise, okul çağındaki çocukların sağlıklı gıdaya erişimidir. Çok önemli bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor bu mesele. Okullarda bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek verilmesi yani. Veliler bunu talep ediyor. Çünkü belini büken en temel konulardan bir tanesi. Sadece veliler de değil, sivil toplum kuruluşları, eğitimciler ve sendikalar tarafından yıllardır kararlı bir biçimde hep dile getiriliyor.
Aslında Milli Eğitim Bakanlığı, (MEB) 2023 yılı başında okul öncesi eğitimdeki tüm çocuklara ve taşımalı eğitim kapsamındaki öğrencilere ücretsiz yemek uygulaması başlatmıştı. Fakat bu uygulama, yine aynı yıl geniş ölçekte durduruldu ve taşımalı eğitimdeki öğrenciler ile deprem bölgesindeki okul öncesi çocuklarıyla sınırlı hale getirildi.
Buna sebep olarak da bazı şeyler söylendi tabii; bir tanesi malî kaynak gerekçesiydi. Öğrencilerin tamamına veya büyük bölümüne her gün yemek vermek genel bütçeden büyük bir pay ayrılmasını gerektiriyordu. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yürüttüğü tasarruf politikaları nedeniyle de buraya kaynak ayırmaktan kaçınıldığı görüldü. Başka gerekçeler de var illâ ki; lojistik ve altyapı yetersizliği bunlardan olan bir başka gerekçe.
ÜCRETSİZ BİR ÖĞÜN MUTLAKA OLMALI!
Baktığın zaman, konunun uzmanları ve sosyologlar da uygulamanın gerekliliğini savunuyorlar. Çünkü dar gelirli ailelerin çocukları protein ve gerekli vitaminlere erişimde güçlük çekiyorlar. Bunun sonucu, çocuklarda öğrenme güçlüğü gibi sorunlar çıkarıyor karşımıza. Dolayısıyla, iyi beslenemeyen (kantin fiyatları da malûm) çocuk ile imkânı yerinde olan, dengeli beslenebilen çocuk arasındaki eşitsizlik, sınıftaki başarısını doğrudan etkilemiş oluyor. Onun için tasarruflar yapılırken bunların dikkate alınmasının büyük önem arzettiği kanaatindeyim. Genel bütçeden pay ayrılarak en azından bu ilkokullarda hayata geçirilmelidir. Hiç olmazsa, alt gelir grubunun yoğun olduğu bölgelerdeki ilkokullardan başlatılabilir bu uygulama. İlkokul çağı, çocuklarımızın hem zihinsel ve hem fiziksel gelişimlerinin en kritik dönemini oluşturur. Bu konuda merkezî idare ile yerel yönetimler işbirliği yapabilir. Büyükşehir ve ilçe belediyeleri kendi bünyelerindeki aşevleri, lojistik imkânlarıyla yemek tedarikini üstlenebilir. Bu meseleye siyaset üstü olarak bakılmalı. Çocuklar bizim geleceğimiz. Dünyada bunun birçok başarılı örneklerinin olduğunu duyuyoruz. Türkiye’de de velilerin üzerindeki bu yükü azaltmak için belediyeler ve bakanlık arasında yapılabilir bu protokoller. Organizasyonu kolaylaştırmak adına uygulanabilir bir model olabilir. Elbette ki, belediyeler arasında bir yarışa da dönüşebilir ve bu tür bir ‘sosyal yardım yarışı‘, vatandaşa ve çocuklara olumlu olarak yansıyacaktır.
‘PISA 2025’ SONUÇLARI DİKKAT ÇEKİCİ!
Öte yandan, eğitimdeki bir güzel gelişmeden de kısaca bahsetmiş olalım buradan. Geçtiğimiz günlerde Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)’nün PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) çalışmasında açıklanan 2025 sonuçları, Türkiye’nin eğitim performansı açısından oldukça dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Hemen belirtmiş olalım; PISA çalışmasında hedef kitleyi, zorunlu eğitimi tamamlamakta olan 15 yaş grubundaki öğrenciler oluşturur.
Çalışmanın sonucu; ‘birçok OECD ülkesinde öğrenme kayıpları ve puan düşüşleri yaşanırken, Türkiye’nin hem fen bilimleri hem de okuma becerileri alanında OECD ortalamalarını geride bırakmayı başardığını‘ söylüyor. Matematik alanında ise, OECD ortalamasına neredeyse tam paralellik sağladığı görülmüş durumda.
Kuşkusuz, sevindirici ve güzel bir gelişme bizim için ama yukarıda da bahsini ettiğimiz gibi, çocukların okula aç gelmesi veya yeterince sağlıklı ve dengeli beslenememesi, okula olan aidiyet duygusu gibi değişkenlerin öğrenme performansı üzerindeki dolaylı baskısının da devam ettiği aşikâr bir vaziyet.
Açıklanan veriler, Türkiye’nin kitlesel eğitimde doğru bir ivme yakaladığını anlatıyor bizlere fakat bu sıçramayı, okullar arası fırsat eşitliğiyle desteklemek gerekiyor. Aksi takdirde başarının kalıcı olması pek mümkün olmayacaktır, vesselâm.
Not: Bu vesile ile, 2026-2027 eğitim-öğretim döneminin hayırlı olmasını temenni ediyorum. Bütün öğrencilerimize ve öğretmenlerimize başarılar diliyorum.














































